Bize Başka Bir “Platform” Gerek

Bize Başka Bir “Platform” Gerek

Salgın, bize kendisinden başka bir şeyle meşgul olma fırsatı vermeyecek denli kuvvetle hayatlarımızı tesiri altına aldı. Karantinasız cümle kurmak pek mümkün değil, şu durumda pek gerekli de değil belki. Ama yine de bu süreci nasıl daha yapıcı bir hale getirebiliriz, buradan nasıl insanlık adına olumlu bir kazanımla, bir değişimle çıkabiliriz diye düşünmek de zorundayız. Şu dönemde filmler, hikâyeler, şarkılar, her türlü kültür ürünü bize bu sürece dair olumlu-olumsuz tablolar sunuyor. Bu yazıda Netflix’in yeni yapımı, sosyal medyada çok konuşulan The Platform adlı filmden bahsetmek istiyorum. (Şimdiden spoiler için uyarayım).

Yukarıdakiler, Aşağıdakiler ve Düşenler
 

Don Kişot’u Doğru Okumak

Filmdeki Don Kişot nüshası şüphesiz öylesine seçilmiş bir nesne değildi, bariz bir sembolizmi vardı. Ancak ben bunun, Don Kişot’u yanlış okumaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Goreng, hiç yüz yüze gelmediği, varlıklarını yalnızca kendine söylenenlerden bildiği “yukarıdakiler”le, yani yeldeğirmenleriyle savaşan ama yenilmeye mahkûm bir şövalye, yanlış bir Don Kişot.

Oysa Cervantes, Don Kişot’ta tam da bu şövalyeci romantizmi, “kurtarıcı bekleme”yi, kendini feda eden İsa anlatısını ters yüz etmişti. Don Kişot, yenilmeye mahkûm bir şövalye değildi; şövalyeliğin yenebileceği bir şey olmadığını gösteren bir maceracıydı. Kurtulmak, adil bir düzen kurmak, bunca ölüm ve açlıkla başa çıkmak için ihtiyacımız olan şey bir kurtarıcı şövalye değil, insanın tam da bu anlatılardaki gibi bencil, açgözlü, dayanışma bilmeyen bir et yığınından çok daha fazlası olduğunu görmektir belki de.

Yeni Bir Platform, Yeni Bir Dünya

Bu karantina günleri, bizleri öyle ya da böyle değiştirecek, değiştiriyor da. Ancak bu salgının, durmadan tüketerek doğaya verdiğimiz zararın bir sonucu olduğunu; böyle devam edersek hem kendimizi hem dünyayı yıkıma doğru sürükleyeceğimizi; bir şeylerin değişmesi gerektiğini fark etmemiz gerekiyor önce.

Evde kalırken bile kendimizi “oyalamanın” tek yolu, hiç ihtiyacımız olmayan şeyleri online alışverişlerle sipariş etmek gibi geliyorsa hem açgözlü bir tüketime devam edip hem de yüzlerce kargo çalışanını yok yere riske attığımızı görmek zorundayız. Mutlu olmanın, tüketmekten, yalnızca kendimizi düşünmekten, yedikçe artan bir açlığı beslemekten çok başka, çok daha insani ve tatmin edici yolları olduğunu keşfetmek zorundayız.

Platform değişebilir, yıkılabilir, dikey değil yatay bir yaşama biçimi kurabiliriz. Ama bunun kendiliğinden olmayacağını bilmemiz gerekiyor. İnsanın sadece bencil, dayanışma bilmeyen bir varlık olduğuna asla inanmadım, çünkü dayanışmanın kudretini de defalarca deneyimledim. Şu kırılgan anlarda dayanışmanın kıymetini tekrar hatırlamamız, sadece birbirimizi de değil, doğanın bütününü düşünmemiz ve o doğanın bir parçası olduğunu unutmamamız gerek. Bir kahraman gelmeyecek, ama biz, hepimiz birer kahraman olabileceğimizi göreceğiz.

The Platform, bariz bir kapitalizm sembolizmi olan katmanlı, distopik bir hapishaneyi konu alıyor. Üst kattakilerin mükellef bir sofraya oturduğu, alt katlara inildikçe üsttekilerin artıklarıyla beslenmek zorunda kalınan, en alt katlaraysa yemeğin hiç ulaşmadığı bir yapı bu. Tanıdık değil mi?

Filmdeki “esas kahraman”, bu “tesis”e kendi isteğiyle katılan, altı ayın sonunda bir diploma almayı uman genç bir erkek. Herkesin yanında en fazla bir nesne getirebildiği bu yerde kahramanımız Goreng, yanına modern romanın kurucu metni Don Kişot’un bir nüshasını almış. Niyeti altı ay boyunca kitabını okuyup yalnızlığın, izole hayatın “tadını çıkarmak”. Oysa bu karantina hali, aynı zamanda bir var oluş mücadelesi demek. Aç kalmamak için öldürmek, hatta insan eti yemek gibi “tercihlerde” bulunmanız gerekebiliyor.

Goreng, sistemin adaletsizliğini fark edip “yukarıdakiler”i, yalnızca kendilerine yetecek kadarını yiyip geri kalanı aşağıdakilere bırakmaları konusunda ikna etmenin yollarını arıyor. Burası, filmin parlayabileceği noktaydı bana göre. Ancak senaryo, insanlığa dair aşırı karamsar bir tablo çizerek devam ediyor.

Modern İsa Anlatısı

İnsanın özünde kötü olduğu; oburluk, cimrilik, açgözlülük, bencillik, şehvet gibi o büyük günahların adeta “fıtratımızda” yer aldığı yönündeki Hıristiyan öğretisinin modern bir uyarlamasını görüyoruz. Goreng, kendini, onu dinlemeyen günahkâr halkı için feda eden bir İsa’ya dönüşüyor ve film, oldukça metafizik bir göndermeyle, göğe yükselme sahnesiyle sona eriyor.

Peki bu film bize ne diyor? İnsan korkunç bir varlıktır, sadece kendini düşünür, dayanışma diye bir şey yoktur ve yalnızca bazı istisnai kahramanlar bu düzendeki eşitsizliği görüp düzeltmek için kendilerini feda ederler. Öyle mi? İnsana dair hiç umut yok mu? Platformu yıkmak mümkün değil mi? Tek seçenek, bir sonraki hayatımızda (?) daha yüksek bir mevkide uyanmayı beklemek mi?

Adres:
Şakir Kesebir Cad. Gaziumurpaşa Sk. Balmumcu Plaza II No: 32 Daire: 14 Balmumcu / Beşiktaş / İSTANBUL
Telefon:
+90 212 347 83 70

 
Fax:
+90 212 288 76 35

 

Tara Kitap

Biz; kitapları okumadan önce koklayan, ‘ille de kitap kokusu’ diyen; ilgimizi çeken her kitaba çocukça bir iştahla sahip olmak isteyen birkaç kitap arsızıyız.

Dünyanın farklı köşelerinden, büyük bir heyecanla seçtiğimiz kitapları dondurma gibi yalayıp yutuyor ve henüz Türkçeye çevrilmemiş olanları dilimize kazandırmak için çalışıyoruz.

Modern dünyanın dinamikleri hepimizi biraz köşeye sıkıştırdığı, bazen nefes alacak bir alan bile bırakmadığı için, kitap seçerken ‘içimizi ferahlatacak’, ‘kişisel gelişimimize katkıda bulunacak’ ve ‘gündelik hayatımıza dokunabilecek’ türde kitaplara yöneliyoruz.

    E-Posta Bültenimize Üye Olun