Ses Ver İlham Ver

Ses Ver İlham Ver

₺ 25 ₺ 18

Yazar: Kolektif
Çevirmen:
ISBN: 9786058357075
Sayfa Sayısı: 192
Dili: Türkçe
Yayınevi: Tara Kitap

 



Birbirimizin hayatına ‘ilham’ vererek dokunmak için bu kitapta bir araya geldik.

Kendi hayatlarımızdan ilham hikâyelerimizi yüreğimizi açarak anlattık.

İstedik ki bizim hikâyelerimiz başkalarına da değsin, umut versin, zihinlerinde ve kalplerinde yeni yollar açsın…

Sadece okuyabilme şansına sahip olanlara değil, görme engelli dostlarımıza da ulaşabilmek için bu kitabı 18. Marka Konferansı’nda ‘sesli kitap’ haline getirip Tara Kitap aracılığı ile hediye edeceğiz.

İlham alacağımız, ilham vereceğimiz hikâyelerimizin çoğalması dileğiyle…

Azra Kohen, Arzu Kaprol, Ahu Yağtu, Anet Mankeoğlu, Arzu Umurdağ, Aslı Pasinli, Aysun Orhan, Ayşe Gardet, Ayşegül Demirağ, Ayşe Tolga, Ayşen Zamanpur, Başak Pelister, Baturay Özden, Berat Efe Parlar, Bilge İnal, Ceren Üçok Cerit, Demet Cengiz, Dilara Gönder, Dilara Mete, Emrah Özsu, Ertuğrul Akyol, Esra Ekmekçi, Ezgi Başaran, Fügen Toksü, Füsun Saka, Gamze Cizreli, Gamze Çuhadaroğlu, Gonca Karakaş, Prof. Dr. Hakan Özyuvacı, Hande Can, Haşmet Işıklı, Hazan Aköz Işık, Kaan Sekban, Levent Erden, Leyla Bilen, Mehtap Utuş, Müge Demirözü Öztürk, Müge Yılmaz Tahtacı, Neslihan Özyükseler, Nilden Bayazıt Postalcı, Nilgün Bakkaloğlu, Orhan Gorbon,Özlem Avcıoğlu, Özlem Cankurtaran, Özlem Çetinkaya, Özlem Kaymaz, Rasim Şişman, Sadettin Saran, Sanem Oktar, Seda Başbuğ, Prof. Dr. Sedefhan Oğuz, Sefa Yamak, Selcen Gür, Serpil Çekin, Simge Sağın, Şah Yaycı, Tanla Özuzun, Timur Doğan, Tuba Demirci, Tuba Torun, Uğur Poyraz, Yaprak Yapsan, Yazgülü Aldoğan, Zeynep Serbest, Zeynep Zor

 

(Tanıtım Bülteninden)

 

Kapak Tasarım: Mehmet Turgut

Editör: Dilara Mete 
 

SELCEN GÜR
SES VER, İLHAM VER

Hayatlarımız öyle çok değiyor ki birbirine... Kimi zaman aşkla, kimi zaman acıyla, hasetle, merhametle, tutkuyla ve daha binlerce duyguyla değiyoruz birbirimizin hayatına.

Anlam arayışındayız aslında hepimiz ama farkında değiliz belki de. Varoluşumuza anlam katmak istiyoruz. İçimizde bir yerlerde mutluluğun sırrının hayatımıza anlam katmak olduğunu biliyoruz esasen. Ancak günlük hayat rutinleri ve koşturmacası kendimizden, duygularımızdan uzaklaştırıyor bizi. Gerçekte ne istediğimizi, kim olduğumuzu, neleri yapmaktan hoşlandığımızı yavaş yavaş unutuyoruz. Ve bir boşluk oluşuyor ‘kendi’mizle aramızda. Duygusal kompartımanımız boşalıyor yavaşça.

Sahi kimdim ben? Ne olmak istiyordum büyüyünce? Neden öyle istiyordum acaba? Neleri yapmaktan daha çok keyif alırım? Neleri yapmak zoruma gidiyor? Tutkularım ne? Bana ilham veren şeyler ne? En son ne zaman sordum kendime ‘Bunu yapmayı gerçekten istiyor muyum?’ diye.

Bu soruların cevaplarıyla yüzleşmek zor geldiği için mi daha da çok ‘hız’a buluyoruz hayatlarımızı yoksa? Bu yüzden mi ‘Bunu da hallettim, hadi tik atalım’ dürtüsüyle yaşıyoruz? ‘Öz’ümüzle aramızda oluşan o boşluğu hissetmeye tahammülümüz kalmadığı için mi meşgul tutmaya çalışıyoruz kendimizi sürekli?

 

Sahi nelerle dolu o meşguliyet balonlarının içi? ‘Meli, malı’larla mı, ‘gidilmesi gereken yerlerle mi?’, ‘görüşülmesi gereken insanlarla mı?’, ‘mış gibi görünmek’le mi?

Tüketmeye olan düşkünlüğümüz de bu kendimizden kaçış duygusundan olabilir mi? Durmaksızın tüketen, memnuniyet kriterleri gittikçe yükselen, sık sık şikâyet eden, dışarıdan mükemmel görünmeye çalışıp içerde büyük bir can sıkıntısıyla nefessiz kalan bireylere mi dönüştük fark etmeden?

‘Kendinizi şımartın’ sloganlarıyla dolu etrafımız. Oysa kendi sesimizi duyabilmek, duygularımıza değebilmek ihtiyacımız. Sizce kendimizi şımartarak mı, yoksa kendi sesimize kulak verip hayatımıza anlam katarak mı ruhumuzu şifalandırabiliriz?

Üretmenin, yaratmanın, fayda sağlamanın, başkalarının hayatına katkıda bulunmanın tadını bir kez aldıktan sonra anlam kazanmaz mı hayatlarımız? Dolmaz mı duygusal kompartımanımız?

Durup kendimize gerçekte ne istediğimizi sorduğumuzda; bir başkasının hayatına güzel bir şekilde değdiğimizde; tüketmenin önüne üretmeyi koyduğumuzda başlayacak dönüşü- mümüz. Birbirimize ilham veren hikâyelerimizi paylaştıkça artacak kendimize ve mutluluğa olan inancımız.

Şimdi sizi ‘ilham veren hikayeler’le baş başa bırakıyorum. Kim bilir belki hikâyenin birinde kendi sesinizi duyar, bir dönüşüm yaşar ve siz de kendi hayat hikâyenizle bir başkasına ilham verirsiniz.

Sevgiyle, ilhamla... 

 

AZRA KOHEN SÜPER KAHRAMANLAR

Dünyanın en büyük tepesiydi. Öylesine dikti ki, dibinde durduğumda önümde duvar gibi yükselirdi. Tırmanmak için hazırlanır, en tepeye çıktığımdaysa yüksekliği göğüs kafesi- min tam ortasında titreyen bir duyguya dönüşürdü, sarsılırdım. Hayat gerçekliği ile hep sarsardı ve o yükseklik o gerçekliğin en çarpıcısıydı.

8 yaşındaydım ve ben bir süper kahramandım.

Annemin yağmurluğu pelerinim, abimin bisiklet kaskı kötü düşüncelerin içeri sızmasını engelleyen miğferim, bileklerimden yukarı kollarıma geçirdiğim koli bantları dünyayı onaran silahlarım ve dünyanın en büyük tepesi ise benim dünyamın merkeziydi. O tepeden aşağı koşarken aldığım hızla, önü açık yağmurluğun uçarken çıkardığı sesin eşliğinde, sıkıca bağladığım kaskımın sıcaklığında tüm mahalleyi bir solukta koşar günlük görevlerimizi yapmak için arkadaşlarımı, yaşamın diğer askerlerini bir bir toplardım.

Evet, 8 yaşındaydım ve mahallenin en inatçı süper kahramanıydım. Yaşamın müdafaasında en belalı erdim ama hayata hizmette tek er ben değildim. Hemen hemen semtteki tüm çocuklar askerlik arkadaşımdı. Sokakta yaşayan ne varsa korumak, yaşamı desteklemek için çeteler halinde organize olup iş bölümü yapardık.

Azra Kohen 

Kurtardığımız kediler, köpekler, başında nöbet bekledi- ğimiz karınca tepeleri, yuvadan düşen kuşlar için yaptığımız “yuvaya dönüş” operasyonları, kaldırıma sıkışmış küçük fidanların düzenli sulanması, trafikte yaralanan bir kediyi kurtarmak, veteriner için para toplamak, balkonunu her sabah yıkayan Zehra teyzenin suyundan bahçedeki karınca tepesini korumak... Hepsi çocukluğumuzun göreviydi. Peki, bu görevi bize kim vermişti?

Hayat... Çünkü hayat bizimle konuşurdu. Parkta tırmandığımız ağaçla, top oynadığımız boş arsanın toprağıyla, yağmur yağdığında kibrit kutusu yarıştırdığımız kaldırım kenarından akan suyla hayat bizimle konuşurdu ve biz dinlerdik.

O gün bugündür düşünürüm, çocukluğunu hayatın sokaklarında, bedenlenmiş canlarla geçirmiş bir insanın zenginliği belki de paha biçilemez sağlıklı bir anlayışın, fark edişin ham maddesidir. Hayatı ne kadar erken yaşta fark ediyorsan o kadar insan oluyorsun fikrimce. Hayatı fark ettirecek parklara, binaların saldırısına uğramamış açık alanlara, otoparka dönüşmemiş boşluklara, meydanlara ihtiyacımız var. Meydanlar demokrasinin de yuvası değil midir? Kimseye ait olmayan o boşluklar sadece çocuklarımıza, çocukluğumuza ait olabilir.

Bir gün bir bakmışız şu akıllı markalardan biri küçük parklar yaptırmaya başlamış şehrin değişik köşelerinde ve o boşlukları çocukluğumuzla doldurmuşuz. Daha anlayan, fark eden bir toplum olmuşuz. 

ARZU KAPROL PARMAK İZİ

Paris Moda Haftası, dünyada bir moda federasyonu tarafın- dan yönetilen tek moda ha asıdır. Bu federasyonun davetlisi olarak, resmi takvimde defile yapıyor olmak ise oldukça büyük önem taşır. Erkek okurlar için bir benzetme yapmak gerekirse Şampiyonlar Lig’inde final maçı yapmakla eşdeğer diyebiliriz.

2010 yılında, Paris Moda ha ası resmi takviminde defile yapmak için Paris Moda federasyonundan davet aldım. Bir ha a sürecek olan moda ha asında hangi gün ve saatte defile yapılacağına karar veren federasyon, benim için kapanış günü- nü uygun görmüştü. Louis Vuitton defilesinden sonra ve Miu Miu defilesinden önce defilemi yapacaktım.

Bu ilk bakışta güzel bir şey gibi gelse de, aslında bu kadar büyük markalar arasında, onların ne bütçe ne de ekipleriyle yarışmanın mümkün olamayacağı sadelikteki benim markam için büyük bir stres kaynağıydı.

Aylarca hazırlandık bu defileye..

Tümü siyah olan bir koleksiyondu. İsmi Archeology Of e Future idi... Geleceğin Arkeolojisi... Tamamen siyah kumaş, deri ve fiber optikli siyah pleksilerden oluşan teknolojik bir show ve koleksiyon hazırladık. Jessica Stam’in taşıdığı final parça ise yaklaşık 1200 ayrı fiber optiğin, Swarovski kristallerinin içinden tek tek çıktığı, teknolojik açıdan hem çok sıra dışı hem de ışıklar ve Swarovski ışıltısından dolayı oldukça dikkat çekici yenilikler barındırıyordu. 

Defileye gelmesini hayal ettiğim herkes geldi. Basın, uluslararası mağazalar, kıymetli müşteriler... Gerçekten önemli bir an oldu.

Defile bitti... Alkışlar... Tebrikler... Basın... Kulis doldu birden.

Federasyon başkanı kulise tebrike geldi, ‘’Kolay kolay bir defile sonunda kulise geldiği görülmemiştir, çok beğenmiş olmalı’’ dediler.

Son 5 gün neredeyse hiç uyumamış olan tüm ekip bir kut- lamayı hak etmiştik. Defile sonrası kendi minik partimizi yaptık, kutladık, eğlendik.

‘’İşte şimdi oldu’’ dedik, moda dünyasına, hem de Paris sahnesine önemli bir giriş yaptık, teknoloji de işin içinde ve yeniliklere devam edeceğiz, bunca yıllık emeğin bir göstergesi olarak çok önemli bir aşamayı geçtik diye düşündük. Büyük bir iç huzuru ile gidip uyuduk.

Sabah 5 gibi kendiliğimden uyandım. Nedense bir iç huzursuzluğu ile kalkıp internette neler var diye araştırmaya başladım. Defile haberleri karşıma çıktı. Önce anlamlandıramadım. Nedir bu haberler? Nereden çıkmış? Kim yazmış? Derken, kaynağına ulaştım.

Associated Pres; dünyanın en büyük ve saygın haber ajansı, bir editörünü görevlendirirmiş meğer. Paris moda ha asının tüm defilelerini izleyip, bunlara dair yorum yapan bir editör, benim defilemle ilgili oldukça acımasız bir yorum yazmıştı.

‘’Türklerin gurur duydukları tasarımcıları Arzu Kaprol’un Paris başlangıcının planlanmamış bir eğlence olduğunu, podyumda her gün modellerin çarpışmasının görülmediğini ve aklında kalan tek şeyin kıyafet ve aksesuarların üzerindeki parmak izleri olduğunu’’ yazmıştı. ‘’Bu parmak izleri küçük bir hata gibi görülebilir‘’ diye devam etmiş ‘’ama Louis Vuitton ve Miu Miu gibi markalarla devler liginde yer alıyorsam, biraz daha terlemem gerektiğini’’ ekleyerek bitirmişti.

Tam bir felaketti...

İlk duygum ‘’Ben nasıl böyle bir hata yaptım’’ oldu...

Arkasından kızgınlık duygusu geldi. Nasıl olur da bu kadar küçük, parmak izi gibi bir konu bu kadar kötü niyetli yazabilirdi?

Neden iyi niyetli olmasını bekliyordum ki? Gibi bir sürü duyguda gidip geldim...

Paris’teki PR şirketi arayıp editörü davet etti, ‘’Koleksiyonu pek görememişsiniz galiba çünkü koleksiyonla ilgili parmak izi dışında bir şey yazmamışsınız. Biz herhalde sizi pekiyi bir yere oturtamadık, koleksiyonu iyi göremediniz ama nasılsa parmak izlerini görecek kadar da yakınmışsınız, yine de gelip tekrar koleksiyona bakmak ister misiniz?’’ dediler. Editör, ‘’Ben her koleksiyona bir kere bakarım’’ diye cevap verdi...

Bunu gören Türk basınında bin bir başka haber çıktı.

Bense direkt depresyona girdim... Elimde kalem boş boş baktığım, manalı hiçbir şey çizemediğim bir dönem başladı. Kendimi suçlayıp durdum.

Parmak izi olacağını nasıl öngöremezdim? Bunca yıllık tecrübeyle nasıl olur da böyle hazırlıksız yakalanırdım? Tamam, herkes olumlu yorum yapmak zorunda değildi ama nasıl böyle acımazsızca bir yorum yapılabilirdi? Olan her şeyi mikroskobik incelemeye tabi tuttum.

Böyle iki ay geçti. Kendimi parçaladığım, bazı anlar mesleğimi hak etmediğimi hatta bırakabileceğimi düşündüğüm ve doğru dürüst bir tasarım yapamadığım, iki koca ay...

Kimilerine depresyon iyi gelir derler, içindeki yaratıcı gücü çıkartmak için dibe batmak gerektiğini. Bense karanlıktan değil aydınlıktan, mutluluktan, keyi e yaratmaktan beslenmeyi tercih ettim hep.

Sonra bir sabah uyandım...

‘’Yeter artık bu depresyon bir işe yaramıyor, en iyisi bunu atlatmak’’ deyip ofise gittim. O olaylara sebep olan parmak izimi taradık, aynı gün bir desen yaptık ve bir sonraki sezon için çalışmaların merkezine parmak izi yerleşti.

Bir sonraki Paris Moda ha ası zamanı geldi. Federasyon beni yine aynı gün ve saate yerleştirdi. Louis Vuitton’dan sonra, Miu Miu’dan önce... Tüm ekip sessiz ama kararlı bir çalışma içindeydik. Yine günlerce uyumadık.

Defile günü geldi.

Yine aynı PR ve basın davetleri gerçekleşti. O eleştiriyi yazan editörü de davet etmişlerdi, defileye dakikalar kala gelip yerine oturduğu haberi geldi. Defile başladı... Bitti..

Bu sefer a er parti yapmadık. Hep birlikte sessizce yemeğimizi yiyip odalarımıza çekildik. Güneş doğmadan haberleri incelemek için sessizce sözleştik.

5 gibi uyandım...

Associated Press’in o güne dair yorumunun başlığı şöyleydi;

a good, the bad and the ugly... - İyi, kötü ve çirkin...

Acaba hangisiyim diye düşündüm. Artık gerçekten fark etmiyordu.

Yazının detayında, ben iyi olan gruptaydım. ‘’Hatalarını yaratıcılığa çeviren’’ diye yazmıştı.

Bilmem başka bir şey yazsaydı ne fark ederdi benim için?

O günden sonra bir karar verdim. Yaptığım her ürünün iç astarında o parmak izini kullandım. Bir parmak izinin bile ne kadar önemli olduğunu bana hatırlatması için... 

 

Add Your Tags:


Use spaces to separate tags. Use single quotes (') for phrases.
Sizin için Seçtiklerimiz

Kaderinizin Rengi Karakterinizde Gizli

₺22 ₺ 16

Prensi Öptüm Kurbağa Oldu

₺18 ₺ 13

Paradan Mektup Var!

₺14 ₺ 10

Ayrılığı Atlatmak

₺20 ₺ 14

Değişim ve Dönüşüm Günlüğüm

₺34 ₺ 24

Aslında Çok Kolay

₺22 ₺ 16

Ses Ver İlham Ver

₺25 ₺ 18
Adres:
Şakir Kesebir Cad. Gaziumurpaşa Sk. Balmumcu Plaza II No: 32 Daire: 14 Balmumcu / Beşiktaş / İSTANBUL
Telefon:
+90 212 347 83 70

 
Fax:
+90 212 288 76 35

 

Tara Kitap

Biz; kitapları okumadan önce koklayan, ‘ille de kitap kokusu’ diyen; ilgimizi çeken her kitaba çocukça bir iştahla sahip olmak isteyen birkaç kitap arsızıyız.

Dünyanın farklı köşelerinden, büyük bir heyecanla seçtiğimiz kitapları dondurma gibi yalayıp yutuyor ve henüz Türkçeye çevrilmemiş olanları dilimize kazandırmak için çalışıyoruz.

Modern dünyanın dinamikleri hepimizi biraz köşeye sıkıştırdığı, bazen nefes alacak bir alan bile bırakmadığı için, kitap seçerken ‘içimizi ferahlatacak’, ‘kişisel gelişimimize katkıda bulunacak’ ve ‘gündelik hayatımıza dokunabilecek’ türde kitaplara yöneliyoruz.

    E-Posta Bültenimize Üye Olun